HAYATIMIZA YÖN VEREN DEĞERLER – KİMLERDİ BU GÜZEL İNSANLAR? YENİDEN MİLLİ MÜCADELECİLER 29. BÖLÜM

HAYATIMIZA YÖN VEREN DEĞERLER – KİMLERDİ BU GÜZEL İNSANLAR? YENİDEN MİLLİ MÜCADELECİLER 29. BÖLÜM
11 Nisan 2021 - 21:07 - Güncelleme: 14 Nisan 2021 - 18:49
Saygıdeğer okuyucularım,

1683 Viyana bozgunu sonrası, Osmanlılar geride 25.000 çadır, 10.000 öküz, 5.000 deve, tonlarca tahıl, bol miktarda altın ve çuvallar dolusu kahve bırakarak çekilir. Bu çekiliş sonrası Türk Kültürünün Viyana halkı üzerinde yansımalarını görüyoruz. Anlıyoruz ki; Avusturyalılar, Türkleri hala unutabilmiş değiller ve unutmamak için de Osmanlı tehlikesini hatırlatan her türlü sembolü yaşatmak için bir devlet politikasını devam ettiriyorlar.

1916 Sultan Reşat döneminde açılan Viyana Büyükelçiliğinin, Avusturyalıların, Macaristan’ı Osmanlılardan geri alarak Osmanlıya büyük yenilgiler verdiren Milli Kahramanları Prens Eugene’nin ismini taşıyan cadde üzerine açılmış olması ne büyük talihsizliktir. Osmanlıya büyükelçilik açma izni maalesef Prens Eugene Caddesi için uygun görülmüştür ki; Türkler bu tarihi kahramanlarının ismini sürekli hatırlayarak o eziklik duygusu içinde olsunlar.

Avusturya, Viyana’nın sembol eserlerinden olan tarihi "Belvedere Sarayı" da aynı bu Prens Eugene’nin Osmanlıdan elde ettiği ganimet ve servetlerle yaptırdığı, Avusturyalıların kıvançla övündükleri tarihi bir eserdir.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/6073168809027.jpeg

Sizlerle dramatik bir olayı da paylaşarak yazımıza devam edelim. Kuşatmadan sonra Viyanalı bir fırıncı olan Peter Wender Osmanlı Sancağındaki “Hilal’i” alaya alıp aşağılamak için hamurdan bir çörek yaparak, jest olsun diye Polonya Kralı Jan 3. Sobieski’ye ikram eder. Bu tatlı çörek kipferl ve kruvasan adıyla ünlenir. Bu tatlı çörek Türkçe'de Ay Işığı (hilal) manasına gelmektedir.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/607316878e763.jpeg         



Değişik tatlarda yapılan ancak Hilal şeklini koruyan bu yiyecek, özellikle Avusturya ve Fransa’nın kahvaltılarda kahve ile birlikte tüketikleri, geleneksel, meşhur bir çöreği haline gelmiştir. Günümüzde de bu geleneksel çörek, yaygınlığını sürdürmekte. Maalesef ülkemizde de insanımız bu yiyeceğin hikayesini bilmeden bir taklit gereği olsa gerek ne yazık ki yapmakta ve tüketmektedir. Halbuki Avrupalı her kipferl yada kruvasan yerken kahvesini yudumlarken, Osmanlıyı anar, onun tehlikesini hatırlar gibi oluyordur sanırım...

Ayrıca dünyaya patentini vurmuş, uluslararası bir üne sahip olan, meşhur "Avusturya Kahvesinin" hikayesine gelince ise; ünlü Avusturya kahvesi Malenge’yi Yahudi Koliniski; Türk Kahvesine, süt ve şeker ekleyerek meşhurlaştırmış, geleneksel Viyana Kahvesi haline getirmiştir.    

Cappuchino’nun tarihi geçmişine bakınca;



Cappuchino’ya ismini veren zat ise; Marco d’Aviano, Cappuchino’ya ismini “Cappuchin” manastırından alır. Rengi de; bir Cappuchin rahibinin giysilerinin rengidir. Bir pazarlama taktiği olarak bu kahve, Yeniçeri giysileriyle ikram edilir. Bol süt karıştırılarak, kremada ilave edilerek yeni bir tat oluşturulmuş, bu kahve o günden bugüne dek Viyana’nın en meşhur sembollerinden biri haline gelmiştir.



Osmanlıdan kalan yüzlerce kahve çuvalı Avusturyalılar tarafından bilinmemektedir. İlk defa gördükleri o siyah çekirdekleri atlara yem olarak vermekteyken olaya müdahale eden bir şahıs vardır.

Bu şahıs; Fransisken Kulczycki’dir. Kendisinin Yahudi olduğu, Ukraynalı mı Polonyalı mı olduğu tartışmalıdır. Bu şahıs kahveyi tanımaktadır.


Bir müddet Osmanlılar içinde yaşamış, çok iyi Osmanlıca da konuşmaktadır. Viyana’da kendi adına verilen bir caddesi ve burada da bir binanın yanında büstü yer almaktadır. Kendisini kahraman yapan hadise ise; -sadece kahveyi Viyana’da tanıtıp, dünyaca meşhur olmasını sağlamak değildir.  İddiaya göre; Viyana’nın tam teslim olacağı ve anahtarlarının Kara Mustafa Paşa’ya teslim edileceği görüşmelerinin yapıldığı bir anda; Kaleden sızan bu şahıs Osmanlı askerlerinin içine Mehter Marşı söyleyerek karışmış ve oradan Leh Kralı 3. Sobieski’nin ordusuyla yardıma geldiği haberlerini alarak hemen Viyana’ya geri dönmüştür.

Viyana’yı teslim etmekte olan Avusturya Kralı ve papazlara durumu iletir. Bunun üzerine teslim olmaktan vazgeçen Avusturyalılar, direnmeye geçerler sonrası malumunuz... Leh ve Almanların yardımıyla Osmanlılar geri püskürtülür. Bugün bu şahsın ismi yanında kahveleri yaşatılırken, (Melange, Copicino) Osmanlı’dan kalan sıcak bir kahve yudumlanırken, yanında sıcak fırından çıkmış kipferl yani kruvasan afiyetle yenmektedir. Bu ikili tüm dünyaca tanınan Avusturya’nın meşhur yemek kültürü haline gelmiştir.


Özellikle şuna da değinmeden geçmeyeceğim;
Viyana’da bu kahve kültürü (die wiener kaffeehauskultur) dünya çapında tanınırken, kahve-hane olarak bilinen bu işletmelerin sahiplerinin birçoğu hala Yahudilerden oluşmaktadır.   

Viyana’da Osmanlı kuşatmasını hatırlatan diğer eserlere gelince;

Viyana'nın en eski ve büyük parklarından olan Prater'de, 1920'lerden kalma bir dönme dolap hâlâ çalışmaktadır. Buradaki müzede, Viyana tarihini anlatan değişik resim, figürler ve biblolar bulunmaktadır. En dikkat çekici tasfirler ise Osmanlı İmparatorluğunun 1683'teki II. Viyana Kuşatmasıdır. Kuşatmanın 200. yıldönümünde Stefan Katedrali'nde mermerden bir âbide yaptırılmıştır. (Türkenbefreiungsdenkmal) Türklerden Kurtuluş Âbidesi adı verilen anıtta Viyana Kuşatmasında ismi geçen Avusturyalı kahramanlar tasvir edilmektedir. 


https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/60731689a6ba4.jpeg

Ayrıca Evliya Çelebinin seyahatnamesinde de anlatıldığı üzere bir Çerkez Dayı anıtı vardır. Rivayete göre imparator Ferdinand, 1. Viyana Kuşatmasında bu kahraman Türk savaşçısının hikayesini yaşatmak üzere Çerkez Dayının atını ve kendisini mumyalatmış, daha sonra abideleştirmiştir. İmparator Ferdinand’ın hayranlığından mı yoksa bir Türk Korkusunun yaşatılması, canlı tutulması ve buradaki kazanılan zaferi mi hatırlatması düşüncesiyle mi bu abideyi diktiği bilinmez. Gâvur Sokağı'ndaki (Strauchgasse) bu evin köşesinde Çerkez Dayı'nın kılıç sallayan bir heykeli bulunmaktadır.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/6073168912ec3.jpeg

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/607316894482a.jpeg

Viyana'daki Türk kuşatmasından kalan birçok teçhizat, sancaklar, tuğlar, tolgalar ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ, "Arsenal Harp Tarihi Müzesi'nde" sergilenmektedir.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/607316895c7a3.jpeg

Viyana’nın en güzel manzarasının seyredildiği tepe olarak anılan Kahlenberg’e eskiden “Sauberg (Domuz Dağı)”; komşusu Tuna manzaralı tepeye ise “Kahlenberg” denirdi. Jan Sobieski, bu iki tepenin ardından dolaşıp, Osmanlı ordusunun sağ kanadını mağlup etmişti. Taarruzun yapıldığı 12 Eylül sabahı buradaki Kapusen Manastırı’nda Sobieski’nin de katıldığı bir âyin tertiplenir. Şimdiki Kahlenberg’de Viyana’nın Türklerden kurtuluşu şerefine St. Joseph Kilisesi yapılır. Duvarında Osmanlı ordusunu yenerek şehri kurtaran Polonya Kralı Jan Sobieski’ye şükran tabelası vardır. Şimdi Sauberg’e “Kahlenberg”, öteki tepeye ise “Leopoldsberg” (Leopol Tepesi) denmektedir.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/60731a73eb7ae.png

Viyana yakınında Mauerbach ormanında Osmanlılardan kalma mezar taşları ve büyük bir tuğra vardır. Rivayete göre Belgrad’ı düşüren Avusturyalı kumandan Laodon, zafer nişanesi olarak buradan vali İbrahim Paşa’nın mezar taşını söküp Viyana’ya getirip arazisi içindeki bir duvara monte ettirir. Sonradan Avusturyalı meşhur tarihçi Hammer, yazıları okuyarak bu İbrahim Paşa’nın vali değil, elçi olduğunu tespit eder. Osmanlıca bilmedikleri için tuğrayı ters yerleştirmişlerdir.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/60731688e82d7.jpeg

Kuşatma sırasında Osmanlı tabyasının bulunduğu yerde, İmparator Franz Joseph’in emriyle 1888’de güzel ve büyük bir park yaptırılmıştır. Girişte ay-yıldızlı süslemeler vardır. 1991 senesinde bu parkta Osmanlı üslubunda bir çeşme inşa edilmiştir. Bu çeşmenin adı "Dünya Yunus Emre Sevgi Yılı" olması anısına "Yunus Emre Brunner" (Çeşmesi) denilmiştir. Türk Büyükelçi Ayhan Kamel tarafından yaptırılıp, hediye edilmiştir.
(Milli Mücadelecilerin Viyana'da açmış olduğu Yunus Emre Kültür Derneği (Camii) bu dönemde açıldığı için Yunus Emre ismini almıştır.)


https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/60731688ad2e2.jpeg
https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/60731688ef5e6.jpeg 

Kuşatmadan sonra her yıl burada Osmanlılardan kurtulmanın şerefine 24 Ağustos’tan (Aziz Bartelemi Yortusu) sonraki Pazar günü bir festival tertiplenir; Kara Mustafa Paşa’yı temsil eden birisi eşeğe ters bindirilip gezdirilerek güya Osmanlılarla alay edilerek aşağılanma amacı güdülüyordu. Daha sonraki yıllarda taşkınlıklar olmuş, bu tören Kral I. Leopold tarafından kaldırılmıştır.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/6073168932aee.jpeg

Avusturya’da pek çok evin girişinde çatık kaşlı, pala bıyıklı, sarıklı bir Türk başı tasvir edilmiştir. Birçok evde bu tasfirleri görmek mümkündür.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/6073168904968.jpeg

Kuşatma sırasında Kara Mustafa Paşa’nın çadırının bulunduğu yerde, bu hatırayı yaşatmak üzere elinde pala sallayan sarıklı bir Osmanlı süvarisi heykeli de yaptırılmıştır.

https://www.golhisargundem.com/images/files/2021/04/607316893da41.jpeg



Viyana mutfağının en önemli yemeklerinden olan meşhur  Gulasch' ın hikayesinide isterseniz kısaca değinelim ( gulaş ) Macarlar ' dan Avusturyalılara geçmiş meşhur bir et yemeğidir. Biz deki " tas kebabı'na" benzer bir yemektir.
Osmanlı ordusunun askerin baş yemeği olan " kul aşı " nın ta kendisidir. Yani " kul aşı " " Gulaş " olarak Avusturya mutfağında yerini almış. Bir Osmanlı hediyesidir.


Avrupa’da ilerleyen Osmanlı ordularının bir bakıma sembolü olan “Mehterhane” ve “Mehter Müziği”nin, “Türk Modası”nın oluşmasında başlıca etken olduğu bilinmektedir. Pek çok Avrupalı ve özellikle Avusturyalı besteci, mehter müziğinden etkilenrek eserler yazmıştır.

Örneğin Johann Joseph Fux (1661- 1741), yazdığı “Yeniçeri Senfonisi”nde kullandığı teksesli ezgilerle mehter müziğini hatırlatmak istemiştir. Bu ve benzeri çok sayıda çalgı müziği eserlerinde o çağın bestecileri, mehter müziğinin ezgisel ve ritmik yapısını taklit etmeye çalışmışlar, operalarında da Türklere dair konular işlemişlerdir. Daha sonra Barok dönemden başlayarak Türk/Osmanlı sultanlarının yaşamlarını konu alan operalarda, gizemli sultan saraylarındaki yaşam ve giderek gizemli doğu masallarının şiirsel yaşamı mehter müziğinin, dönemin klasik Batı müziğine etkisi üzerinden ifadesini bulmuştur. Bütün bu yakın doğu müzik modasının, ilk gençlik yıllarından itibaren Mozart’ı da etkilemesi doğaldı.




Mozart gibi bir sürü besteci Türk müziğinden etkilenirken, ressamlar Türk giysileri içinde kadın ve erkek figürleri çizerek bir akım başlatırlar. Hatta İmparatoriçe Maria Teresa bu akımdan etkilenerek kendisine Türk giysileri edinmiştir. Osmanlı – Türk kültürü 16.17. yüzyıllarda o kadar etkin olmuştur ki; yazarlar, şairler hikâyelerinde, şiirlerinde ve tiyatro eserlerinde “Türk Unsurunu” bolca kullanmaya başlarlar.



Avusturya’nın Macaristan sınırında Purbach Köyü vardır. Bu köyde kuşatma sonrası yakalanmış, Yeniçeri Muhammed’in hikayesi anlatılır.

Avusturyalılara göre; bir eve sığınan Yeniçeri Muhammed şömineye saklanır. Bol miktarda şarap içtiği için sızıp kalır ve dolayısıyla yakalanır. Köylüler toplanarak papazı çağırırlar. Yeniçeri Muhammed’e bir ceza vermesini isterler. Papaz Yeniçeri Muhammed’in Katolik olması karşısında serbest kalacağını teklif eder. Bunun üzerine Yeniçeri Muhammed din değiştirir. Köyde kalarak evlenir, hayatını ölünceye kadar bu köyde geçirir. Anlatılan hikaye nihayetinde Avusturyalıların uydurduğu rivayetlerden oluşmakta. İlginç olanı yeniçerinin adı “Muhammed”tir. Ve bu yeniçeri Muhammed, şarap içmekte ve anında din değiştirmektedir.

Yani anlayacağınız burada küçük düşürülen ve hafife alınan bir portre ve onun adını taşıdığı Peygamber efendimiz (sav) vardır. Ne hikmetse yeniçeri Muhammed’e ve ailesine dair bir mezar taşı dahi yoktur. Bu köyde yeniçeri Muhammed’in dikili heykeli vardır. Osmanlı izleri ve eserlerini taşıyan sokak, cadde ve mekanlara rastlanır.

PAPA SUİKASTININ FAİLLERİ VİYANA'YI ÜS TUTUYOR
 
Saygıdeğer okuyucularım.
1981 yılında gerçekleştirilen papa suikastı dünyanın en önemli tarihlerinden biri olarak gösterilir. Zamanlaması... Planlanması, iki bloğu karşı karşıya getiren ( VARŞOVA - Komünist  / Batı - NATO ) 
Bu suikastta ÜLKÜCÜ olarak bilinen gençlerin rol alması. Viyana bağlantıları.
Ve hâlâ muammasını koruyan, hâlâ çözülelememiş bir suikast !..



İddialara göre ; 1981 yılında Papa 2. Jean Paul' un suikastının planlıyan Abdullah Çatlı, tetikçiler M. Ali Ağca' nın Oral Çelik'in Viyana'yı üs olarak kullanmaları.  Ağca ve Çelik' in rahatlıkla Roma' ya geçişleri...
Suikast için " Ülkücü gençlerin seçilmesi.. Ülkücü olmalarına rağmen Avusturya istihbaratının  bu gençlere göz yumması...
Ve Katolik dünyasının tarihte seçtiği ilk İtalyan olmayan Papa'sının 
"Polonya asıllı olması tamamen bir tesadüf eserimiydi acaba???
 



Diğer bir acı gerçekle de Viyana Müzesi, “Ephesos Museum”da karşılaşıyoruz. 1896 – 1906 yılları arasında Avusturyalılar tarafından Efes’te yapılan kazılarda elde edilen birçok eser, 2. Abdulhamid tarafından, Avusturya İmparatoru Frans Josef'e hediye edilmek üzere ülkeden çıkarılmasına izin verilmiş, buna karşılık 2. Abdulhamid’e Avusturya’dan "Lipizzaner atları" ile birlikte birçok değerli eşyanın gönderildiği iddia edilmekte.



Viyana Efes Müzesinde ülkemize ait çok değerli, antik eserlerin sergilenmesini görmek içimizi acıtan başka bir hikaye olarak karşımıza çıkıyor.


Saygıdeğer okuyucularım,

Günümüzde Almanya’da olsun, Avusturya’da olsun binlerce “Türk Soyismine” rastladığımız ailelerle karşılaşıyoruz. Viyana’da herhangi bir telefon kulubesine girerseniz orada bulunan telefon rehberi kitaplarında bahsedilen binlerce "Türk soy ismi" taşıyan şahısların isimlerini görebilirsiniz. Anlaşılan odur ki bu “Türk Soy ismi” taşıyan Avrupalılar, kuşatma sonrası esir alınarak Avrupa’ya yerleşmiş, Avrupa’da yaşamalarına izin verilmiş orada kalarak hayatlarının sonuna kadar yaşamış, Türklerin soyundan gelen şahıslar bunlar...



Bir de Türk Büyükelçiliği ile ilgili başka bir ilginç belki de ilginç olduğu kadar bizleri düşünmeye sevk eden bir olaydan da bahsetmek gerek!.... O da Ozan Ceyhun'un Viyana Büyükelçiliğine atanması... Almanya'da Türk-İslam toplumu, Ülkücü ve Milli Görüş camiası üzerinde infiale yol açan, ülkemizde büyük tartışmalara sebep olan, bazı MHP'li Milletvekilleri ve Ülkücü cenahta, Saadet Partisi tarafından şiddetle eleştiri konusu olmuş, Büyükelçi Ozan Ceyhun gerçeğidir. Yani kısaca Viyana’ya büyükelçi olarak atanan Ozan Ceyhun hakkında birçok iddialar mevcuttur!

Bu iddilara gelince; 1977 yılında marksist bir düşünceye sahip Ceyhun’un adı, bir öğrenci yurdunun silahlarla taranması olayına karışır. Bu yurtta kalan ülkücü bir genç, Mustafa Erol şehit edilir. Çok elem verici bir hadisedir. Bu ülkücü şehit gencimiz için parasızlıktan bir tabut bulunamaz. Arkadaşları karlı bir havada battaniyeye sarılı bir şekilde Şehit Erol’u memleketine götürürler. Bu olaydan sonra cinayet zanlısı olarak aranan Ozan Ceyhun, Avusturya’ya kaçar, oradan Almanya’ya geçer. Orada kendini yetiştiren Ozan Ceyhun, Alman Vatandaşlığına geçerek, siyasi hayata atılır. Tez zamanda dikkatleri çekerek yükselir. Yeşiller Partisinden milletvekili seçilir. "Parlemantoda Alman Milletinin ve Devletini yüceltme adına namus ve şeref yemini" eder.

İddialara göre bu şahıs; sözde Ermeni soykırımı için dilekçe hazırlayarak gündeme getirir. Avrupa Parlemantosunda görev alır. Bu arada 2002 yılında, dile getirdiği bir soru önergesinde, Almanya’daki İslam Toplumu, Milli Görüş ve Berlin İslam Fedarasyonu hakkında bu gruplarla ilgili bilgi istemiş ve bunların kendisi için “en az terör örgütleri kadar tehlikeli olduğu” ifadesini kullanmıştır.    

Daha sonra Yeşiller Partisinden istifa eden Ceyhun, Almanya Sosyal Demokrat Partisi SPD’ye katılır.  Burada 2004 yılına kadar görevini sürdürür. İdamla yargılandığı cinayet suçlamasında 2000 yılında zaman aşımı ve delil yetersizliğinden beraat eder. 20 yıl sonra Türkiye’ye dönen Ceyhun, bir ara Birgün Gazetesinde yazarlık yapar. Bir süre de Eski Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün danışmanlığını yürütür. Daha sonraki yıllarda dönemin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’a “fahri danışmanlık” yapar. Ceyhun 2015’teki seçimlerde AKP’den İzmir Milletvekili adayı olur, ancak seçilemez. Bu dönemde geçmiş hayatı ile ilgili çok sert eleştiriler almıştır. Ozan Ceyhun, o dönem bir gazeteye yaptığı açıklamalarda; bunca zikzaklı dönüşümünü, görüşlerinin zaman içinde değiştiğini ifade ederek, şu cümlelerle ortaya koyuyor:


“Milli Görüş ile ilgili cümlelerim ortaya çıkartılıyor. Bunların bugün önemi yok. O zaman öyle düşünüyordum. O yılarda türbana da karşıydım. Ancak şimdi farklı düşünüyorum. (ilginçtir Ozan Ceyhun ikinci evliliğini türbanlı bir bayanla yapar.) Demek ki bunca zamandan sonra hidayete ermiş, kendisine bambaşka bir yol çizmiştir inşaallah!... 

Geçmişinde yaşadıklarını, hakkındaki iddiaları reddeden bu kadar şahibesi olan tartışmalı bir şahsın, Viyana Büyükelçiliğine atanması üzüntü ve ibret vericidir. Diğer hüzün verici hadise ise 1975 yılında Asala Ermeni Örgütü tarafından başlatılan terör saldırılarının ilk kurbanı Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgildir. Şehit Tunalıgili'n, öldürülmesi, Ermeni Asala örgütünün ilk kurbanı olarak Viyana’dan seçilmesi ayrı bir ibret vesikası gibi karşımızda duruyor.



Almanya’daki Ermeni Soykırımı tasarısına ismi karışmış, Türkiye’de “Bakara-Makara” skandalıyla tanınan dönemin A.B. Bakanı Egemen Bağışın danışmanı ve yakın arkadaşı olan Ozan Ceyhun’un Viyana’ya, Egemen Bağış’ın da hemen komşu şehir Prag’a büyükelçi olarak atanmaları dikkatlerden kaçmamıştır.

Saygıdeğer okuyucularım,

1683 Viyana hüsranımızın, boynu bükük gerisin geriye dönüşümüzün sebeplerini, sonuçlarını günümüze yansımalarını şahsi kanaat ve yorumlarımla beraber sizlerle paylaşmaya gayret ettim. Viyana'da 17 yılını geçirmiş bir kardeşiniz olarak yaşadığım bazı tecrübelerimi geçmiş bölümlerde sizlerle paylaşmıştım. Viyana Halkı içinde elbette Türklerden etkilenen, Türkleri seven insanlar da mevcut. Fakat genelinde ve devlet politikalarında hakim olan genel kanaat "her bir Türk, bir Kara Mustafa Paşadır."

Viyana'da anlatılan, yaşanmış bir hikayeyi anlatmama izin veriniz.

Cebinde tramvaya binmek için bilet almaya parası olmayan bir Türk ancak yarım bilet alabilir. Yarım bilet (afedersiniz) tramvaya binecek köpekler için alınmaktadır. Bu Türk vatandaşımız tramvaya biner. Ne yazık ki tramvayda kontrolör vardır. Kontrolör, Türk kardeşimize biletini göstermesini ister. Avusturyalı kontrolör, bileti görünce;

yüksek bir sesle, tramvaydaki diğer insanların duyması için;



“-ama bu bir köpek bileti” diye bağırır. Gayesi Türk’ü orada rencide etmek aşağılamaktır. Buna karşın Türk vatandaşımız;


“-doğru diyorsunuz. Bu bir köpek bileti. Zaten siz bizi bir köpek gibi görmüyor musunuz?” diyerek dramatik bir cevap verir.

Saygıdeğer okuyucularım bugün Avusturya’da 180 bin Türk yaşamaktadır. Bu vatandaşlarımızın maruz kaldığı benim de tanıklık ettiğim benzeri birçok hadiseyi başka yazılarımızda paylaşmak üzere….          

Aziz okuyucularım,


İnanıyorum ki; asil Türk Milleti destanlarla dolu tarihimizden, şanlı zaferlerimizden ilham alacak yenilgilerimizden de gerekli ibret ve dersi çıkartacak, yeniden küllerinden doğacak, eski azametli, kudretli dönemlerini yaşayacaktır!... Çünkü yaşadığımız coğrafya bulunduğumuz jeopolitik konum, dünyanın tarihi seyri, kuşatılmış, ele geçirilmiş bir İslam dünyası, her geçen gün etrafımızda daralan Batı Hıristiyan tahakkümü, büyük Türk devletinin, birlik beraberlik içinde her alanda kalkınarak büyümesini elzem kılıyor. Yüce Türk Milletinin, tarihinden aldığı güçle yeniden Türk – İslam Rönasansı ve medeniyeti hedefiyle yüceliş ve intişafını başlatmasını zorunlu hale getiriyor.

Devletimizin, milletimizin varlığı ve bekası ancak ve ancak "GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE" olmaktan geçiyor!...


Temennimiz odur ki; bu topraklarda yaşayan “üst kimliği Türk olan hep birlikte Türkiye olduğumuz,” Yüce Milletimizle söz konusu ilerleme ve yücelişi sağlayacak iman ve kudretteyiz!... Muhtaç olduğumuz kudret, ne Rusya’nın, ne Çin’in, ne Batı'nın, ne de Amerika’nın vesayeti ve himayesi değildir. Yeniden özümüze döneceğiz. Kuvayi Milliye ruhu, Milli Mücadele aşkıyla dizayn edilmiş milli politikalarla, bir milli devlet hedefine doğru el birliğiyle, kararlı bir şekilde yürümeliyiz!.

İMANIMIZ İNANÇ KAYNAĞIMIZ... TARİHİMİZ İLHAMIMIZ, HEDEFİMİZ YENİDEN BÜYÜK VE GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE OLMALIDIR!... İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ TEK ŞEY İMAN ETMEK, KARAR VERMEK VE AZİMLE ÇALIŞMAKTIR. İNANIYORUM Kİ BUNUN İÇİN HER TÜRLÜ İMKANIMIZ VE İMANIMIZ MEVCUTTUR. YERALTI VE YERÜSTÜ ZENGİNLİKLERİMİZ VE BUNLARI HAREKETE GEÇİRECEK İNSAN POTANSİYELİMİZ, BEYİN GÜCÜMÜZ FAZLASIYLA VARDIR. SADECE BU GÜCÜ HAREKETE GEÇİRECEK CESUR LİDERLERE, DONANIMLI KADROLARA, EHLİYET-LİYAKAT VE ADALETİ HAKİM KILAN... DOĞRU STRATEJİLERE, HER ALANDA MİLLİ POLİTİKALARA VE MİLLİ BİR RUHA İHTİYACIMIZ VARDIR (....)

 
UNUTMAYALIM Kİ İMKANI OLANLAR DEĞİL İMANI OLANLAR KAZANIR!  

Aziz okuyucularım, gelecek sayımızda “Yeniden Milli Mücadele Hareketi” dizimizin devamı ile karşınızda olmak ümidi ile…

Allah’a emanet olunuz.   
      

 

Bu haber 1257 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum