HAYATIMIZA YÖN VEREN DEĞERLER – KİMLERDİ BU GÜZEL İNSANLAR? YENİDEN MİLLİ MÜCADELECİLER... 34. BÖLÜM

HAYATIMIZA YÖN VEREN DEĞERLER – KİMLERDİ BU GÜZEL İNSANLAR? YENİDEN MİLLİ MÜCADELECİLER... 34. BÖLÜM
04 Mayıs 2021 - 19:17 - Güncelleme: 04 Mayıs 2021 - 19:28
Saygıdeğer okuyucularım,

Konumuza geçmeden evvel, bir hususu tekrar belirtmek istiyorum. Bu yazı dizimizin nasıl oluştuğunu hangi nedenlerle bu denli bir araştırma ve hatıratlar şekline dönüştüğünü, okuyucularımızdan gelen talepler doğrultusunda, yazı dizimize devam ettirmeye çalıştığımızı daha önce de kaydetmiştik.

Gönül istiyor ki; bu hareketi kaynağından, belgeler ışığında, o dönemi yaşamış değerli şahsiyetlerin ağzından dinlemek, kaleminden okumak, “Milli Mücadele Hareketinin” misyonunu yeniden keşfetmek, teşkilatın kahramanlarını, lider kadrolarını minnetle hatırlamak, vefa duygusuyla ve saygısıyla anmak, vefat edenleri rahmetle yâd etmek yanında, “Milli Mücadele Hareketini” yeni yetişen nesillere aktarmak, tanıtmak onların da böyle kutlu bir dava hakkında bilgi sahibi olmalarını hedefliyorduk. Bazılarına göre misyonunu ve görevini tamamlamış bir hareket, bazılarına göre güzel dostlukların ve hatıraların yaşandığı bir birliktelik, birçokları için bu yazı dizisinde kendilerini bulma, eskimiş, pörsümüş duyguların yeniden keşfi… Bazılarına göre yaşatılmaya çalışılan yüce bir dava… Birçok okuyucularımız bu yazı dizimizle yeniden o mücadele günlerine döndüğünü heyecanla ya da hüzünle o günleri yeniden yaşar gibi olduklarını teşekkürle ifade ediyorlar.

Şu ana kadar tüm samimiyetiyle yazı dizimize bizzat arayarak ya da mesaj yoluyla teşvik eden, teşekkür eden ya da katkı sağlayarak düşüncelerini paylaşan, gönderdikleri yazılarla bizleri destekleyen tüm “Mücadele Kadrolarına” ve okuyucularımıza yeniden teşekkür ediyorum. Bu arada bir üzüntümü de hayretler içinde belirtmeden geçemeyeceğim. O da kendilerinden yazı dizimize katkı istediğimiz çok değerli teşkilat ehli şahısların yukarılardan alınmış olan kararla destek sağlayamayacaklarını belirtmeleri hakikaten üzüntü verici olduğu kadar düşündürücü ve ibrete şayandır.

Ne yazık ki bu dava hakkında o kadar çok şey konuşulmuş fakat bir o kadar da şey yazılmamıştır. Hem bundan şikâyet edilsin, hem de hareketi anlatan (namus ve vefa duyguları içinde) yazılmakta olan böyle bir yazı dizisine dahi katkı sağlamaktan çekinilsin. Çok değerli Mücadeleciler lütfen şunu unutmayınız. Çok dar ve kısıtlı imkânlarla hazırlanan bu yazı dizisiyle “Milli Mücadele Hareketi’ni” ilk defa duyan, hakkında bilgi sahibi olan, heyecanla dizimizi takip eden birçok okuyucumuz var. Benzeri yayınlar sayesinde geniş kitlelere ulaşma, onlara hitap etme şansına sahip olunacakken merkezi kararlarla uzak durmak anlayışını anlamak mümkün değildir diye düşünüyorum. Hal bu ki yazılarımızda şu ana kadar (Rabbimize ayan) tüm benliğimiz ile objektif olmaya, samimi kalmaya gayret ettik. Kimseyi horlamadan, kimseyi dışlamadan, kimseyi incitmeden…. Bize gönderilen yazıların virgülüne dahi dokunmadan….

Gönlüm istiyor ki;

“Ülke tarihimizde kuruluşuyla, samimiyetiyle, cesaretiyle, faaliyetleriyle ve yetiştirmiş olduğu fedakâr, cefakâr, ehliyetli ve liyakatli kadrolarla, yapmış oldukları neşriyat ve fikriyat çalışmalarıyla, devlet ricali yanında milletimizi aydınlatan, uyaran, yaşanan buhranlardan ve sıkıntılardan kurtulmanın yollarını gösteren “milli, yerli, İslami” bir hareketin yeniden daha şümullü bir şekilde aynı düşünce ve duygularla, aynı gayret ve ihlâsla yeniden organize olması, devletimizin ve milletimizin ihtiyaç duyduğu ve duyacağı milli kadroların yetiştirilme çalışmalarının sürdürülmesi, ülkemizde her geçen gün artan, her türlü dejenerasyona karşı yeniden “MİLLETİM UYAN” feryadının dört bir köşede yankı bulmasıdır.”

Yeniden o sahabe ikliminin yaşandığı, “benliklerin atıldığı” gerçek kardeşliğin hüküm sürdüğü, inandığı dava için yardan ve serden geçildiği cepteki harçlığın, alınan bursun hiç düşünmeden davası uğruna bağışlandığı, aynı sofranın, aynı tabağın, aynı lokmanın paylaşıldığı… Devleti ve milleti uğruna her türlü dünyevi beklentilerin dahi hatırlanmadığı, Hz. İbrahim’in teslimiyetinde, Hz. İsmail tevekkülünde, Hz. Eyüp sabrında, Yunus Gönüllü, Taptuk Emre Ocağında, Milli Mücadele Otağında yeniden ve yeniden bir araya gelinsin, o güzel günler yeniden yaşansın… Bir olunsun. Diri olunsun (…!)              

Bizi yetiştiren o güzel insanlara ve o insanların temsil ettiği, bizlerin de içerisinde bulunmakla gurur duyduğumuz bir harekete, bir ocağa, “Milli Mücadele Teşkilatına” olan vefa duygumuzu anlatmaya çalıştığımız bu yazımızı maalesef gösterilen “vefasızlıklardan” dolayı birkaç bölüm sonra sonlandırmayı düşünüyorum. Allah indinde “Bir mücadeleci, bir gazeteci olarak” vazifemi yerine getirmeye gayret ettim. Takdir siz saygıdeğer okuyucularımındır.

Saygıdeğer okuyucularım,

Milli Mücadele Hareketi’nin kurucu liderlerinden rahmetli Necmettin ERİŞEN ağabeyimizi hatırlayarak onu anlatan bölümümüzün ikincisi ile sizlerle birlikteyiz. Öğretim Görevlisi Sayın Kâmil BÜYÜKER hocamızın merhum ERİŞEN’in vefatıyla duyduğu hüznü ve duygularını anlatan yazısı, resimler ve katkıları için kendisine çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca konu ile ilgili düşüncelerini bizlerle paylaşan okuyucularımızın da gönderilerini yazımızın içerisinde bulacaksınız.

 



Seksene iki kala dünyaya gelmiş bir kuşağın yani sancılı 80 ihtilali günlerini kundakta ve kucakta atlatmış fertlerinden biriyim. Ne ki dünyaya gözlerimi açtığım ev eski kitaplar, mecmualar ve siyah beyaz bir tarihle doluydu. İlk kendimi buluşum kitaplar arasındadır. Hâlâ da arayışım devam eder. “Kitapların sonu yoktur” diyen üstadımızın izinden gidiyoruz, hiç bitmemecesine. Evimiz aynı zamanda sadece isimlerini ve tebessümlerini hatırladığım koca koca adamların da sanki nümayiş yeri idi. Belli zamanlar toplanırlar, bazen dışarıdan misafirler gelir, onlarla da kapalı kapılar arkasında bir şeyler konuşurlar. Çocukların girmesi yasaktır, “senin aklın ermez” denilir kapı önünde hüküm gecesi gibi beklenir. Ne konuşulur, ne söylenir havsalamda hepsi muamma. Ama iyi şeyler konuşulduğuna kaniyim, çünkü evimize gelen bütün amcalar ve ağabeyler iyi insanlardı. Buraya neden geldim; O iyi ağabeyler, güzel amcalar benim ruh dünyamda derin izler bıraktılar.
Adını Yeniden Mili Mücadele olduğunu öğrendiğim, sahici ve sarsıcı bir gençlik hareketi, çocukluğumda ve halen de büyük efsanelerle anılırdı. O zamanlar aklıma koyduğum bir rüyayı gerçekleştirme hayaliyle yaşadım, yaşıyorum. Gittiğim her yerde mücadele mektebine yolu düşmüş kim varsa kapısını çalmak, benim için biz vazifeydi sanki.
İlk ciddi sorgulamalarım, daha doğrusu işin tarihini kurcalama merakım 1996 yılında Kırşehir’in Toklumen Kasabasında bir telefonla başladı. Telefonun öbür ucundaki isim Bursa’dan Yılmaz Karaoğlu idi. Sonra Yusuf Ziya Özkan’a abim eliyle ulaştırdığım bir mektup yazdım. İsimler adresler birbirini kovaladı. Sorduğum sorular hep afakî cevaplarla bana dönse de bu işi seviyordum ve bunu yaparken kendi zihin tarihime de kayıt düşüyordum. IDP’li yıllar ayrı bir heyecan fırtınasıydı benim için. Sayıca azdılar ama samimiydiler, inanmıştılar. Ne ki sonra “araya dünya girdi” kardeşlik de bozuldu, mücadele tavan arasında tozlu, izbe kuytulara kaldırıldı. Bir avuç inanmış adam derler ya, hep sonrasında bir avuç kaldılar sonra ne adam ne de avuç kaldı. Yerle yeksan oldu her şey. “Göçtü kervan kaldık dağlar başında” idi sanki. Artık çocukluk diyemeyecek kadar akli melekelerimizin yerinde olduğu bir çağda “nedeni, niçini, nasılı” kendimizce ve kendimize sormaya başladığımız bir döneme girdik. Meğerse bu yolda yalnız değilmişim karşıma Ankara’da yayınlanan Çınar dergimizin yazar kadrosundan ağabeyler çıktılar. Onların da hissiyatları aynı olunca başta Mehmet Akif Ak ve rahmetli Ziya Uygur ziyaretleri de peşi sıra geldi. Ama bir türlü sıra gelmeyen bir isim vardı ve içimin cız ettiği haberle vefatını duyduğum isimden başkası değildi o kişi: Necmeddin Erişen.

O mücadele mecmularında, hapishanede yatarken parmaklıklar arkasında çekilen resminden ya da meydanlara ilham veren kudretli hitabeti esnasında çekilmiş fotoğrafından ve de kütüphanemizde bulunan “Gerçek Emperyalizm” isimli kitabından tanıdığım Necmeddin Erişen. Bunun dışında bir telefon görüşmesi, Adana’da olduğunu öğrendiğim
yıllar öncesinin buğulu bir hatırası ve “Zorda Yürümek” kitabı.


Evet, “Zorda Yürüyen” adam günün birinde kendi çabasıyla Kurtuluş Savaşı Milli Mücadelesini anlatan öyküsünü kaleme alır. Kapağa da Yeniden Milli Mücadele yıllarının ihtişamlı günlerinin siyah beyaz resimlerinden oluşan tarihi bir panorama girer. “Milletim.!. Tarihin Sesini Dinle.” pankartının arkasında sıralanan bir grup inanmış adam, mahkeme salonlarından, meydanların ihtişamlı mitinglerine, parmaklıklar arkasında bakışı ve yüreği yiğit bir adam Necmeddin Erişen… 1994 yıllında bu yayınlanan kitap Türkiye Gazetesi kültür sanat sayfasında tanıtılır. “Eğitimci Necmeddin Erişen’in “Zorda Yürümek” isimli kitabı yayınlandı.


Erişen, kendi imkânlarıyla yayınladığı eserinde, Milli Mücadele yıllarında Anadolu insanının çektiği sıkıntılara yer veriyor ve inanmış insanların çilelerini anlatıyor. Köylerden şehirlerden Anadolu’nun her köşesinden yükselen inanmış insanların feryatları hacmi küçük kitapta coşkulu biçimde ele alınıyor. Kitap, Murat Reis mh. Silahtarbahçe sk. No:56/1 Üsküdar, İstanbul adresinden temin edilebilir.” Küçük bir ilan ama benim için tesiri çok büyük. Hemen kağıt kaleme sarılıp mektup kaleme aldığımı hatırlıyorum. Mektupta neler yazdığımı hatırlamıyorum ama o yaşımın verdiği hissiyatla gözümde efsaneleşen “Mücadele Birliği neden dağıldı?” sorusunu sorduğumu hatırlıyorum. Nihayet Necmeddin Erişen’den kitap gelmesi bende büyük bir heyecana sebep olmuştur. Kitabın iç kapağına zımbalanmış bir not:


“Kardeşim Kâmil; Çok nâzik mektubunu aldım mütehassis oldum. Allahım bir gün karşılaşmak nasip ederse her şeyi konuşuruz. Yeniden dirilmek gibi bir şey. Bu kitaptan arkadaşlarına da tavsiye et. İnşa Allah güzel hizmetler edesin. Necmeddin Erişen”
Yine kitabın üzerinde 6.7.1994 tarihi düşülmüş ve imzalanmış.



Bence Necmeddin Ağabey üzerinde bir şeyler yazılıp çizilmeyi hak edecek derece de önemli bir isimdi. “Tarih yazan bir teşkilatın genel başkanı” olması bile başlı başına mevzu bahis konusudur. Necmeddin Ağabeyin vefatı (4 Haziran 2011 Cumartesi) bir gerçeği daha aynel yakin görmemize neden oldu o da tarih yazanlar birer birer tarih sahnesinde çekiliyorlar. Sanki “yavaş yavaş tükeniyoruz, yok mu bu tarihe müşteri çıkacak?” dercesine. Bunun bir önceki aylarda şahidi Mehmet Güngör Ağabeydi. O da sessiz, münzevi bir hayat yaşadı son günlerinde ve çekildi sahneden. Mekânı cennet olsun. Yine bir isimsiz kahraman Öğretmen Veysel Dağdelen ağabey, neler görmüş neler geçirmişti ve ne çok şey yaşamıştı bizim bilmediğimiz ama hep dinlediğimiz. O da terk etti bu meclisi. Kimler göçüp gitmemiş ki sessiz sedâsız: Mehmet Çetin, Mehmet Ali Taşçı, Necati Akyan, Faik Eryıldız ve nice isimsiz kahramanlar. Hepsine binlerce rahmet…


Ölümler biliriz ki sessiz nasihattir anlayana. Hem gider, hem nasihat eder, hem uyandırır. Giden bu güzel insanların ismini tarihe düşecek yok mudur içimizde? Vardır ama bu işi kuvveden fiile çekip çıkaracak, herkesin eteğindeki taşların dökülmesine yardımcı olacak bir itici güç lazım. Rahmet okuyalım, hayırla analım ama bu isimleri henüz dünyadan göçmeden hatırlayalım, erken gidenlerin isimlerini de abideleştirelim. “Ayağa kalk Sakarya” demeden “Aziz Millet Uyan Artık Geç Oldu” demenin zamanı geldi de geçiyor.

(Zorda Yürümek kitabının arkasında yer alan Necmeddin Erişen Ağabey’e ait olduğunu düşündüğüm “Çığlık” isimli şiiri belki duygularımıza tercüman olur diye paylaşıyorum.)
  SON BÖLÜMÜMÜZE GELEN  
 OKUYUCU YORUMLARIMIZ  

















33. Bölümümüzü sayfalarında yer vererek yayınlayan refikimiz AdanaPost'a ve değerli yöneticisi Mehmet Yürekli beyefendiye teşekkür ediyoruz.  
 
 

 

Bu haber 276 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum